Yaylalar yaylalar…

24 03 2010

Geçen haftadan itibaren oldukça yoğun bir döneme girdim. Portfolio’ya katıldıktan sonra araştırmalar, okumalar ve işler bütün zamanımı alıyor. Aksi gibi şu anda geçici olarak kaldığım evde İnternet yok. İnternet bulabildiğim süre maillere bakmaya ve reklamlarla ilgili araştırma yapmaya ancak yetiyor.

Bu tempo askere gidene kadar artarak devam edecek. Askere ne zaman mı gidiyorum? Eğer bir terslik olmazsa 12 Nisan’da.

Bir taraftan Portfolio, bir taraftan askerlik… Bu süreç bittiğinde buraya nasıl bir kafayla dönüp ne yazacağımı ben de gerçekten çok merak ediyorum.

Ekran Memuru’na uzuuuuun bir ara vermeden önce, sizinle son bir link paylaşayım: reklam dehası Alex Bogusky’nin hazırladığı Whopper Freakout kampanyası. Olay şu: CP+B ajansı, Whopper’ın ne kadar sevildiğini test etmek için bir Burger King restoranında Whopper’ın artık satıştan kaldırıldığını ilan ediyor, ve müşterilerin tepkilerini kaydediyorlar. Sonuç tam seyirlik.

Buyrun, yaratıcı reklamcılık neymiş hep beraber bir bakalım… “Dakka başı değildir oğlum halaybaşıdır o” tarzı reklamlardan sonra zihin açıcı olabilir.





Ekranda yaşamak III: Urban Cursor ve diğerleri

4 03 2010

Daha önce Photoshop efektlerinden esinlenilmiş ve Tetris küpleri şeklinde tasarlanmış mobilyaları incelemiştik. Bu sefer bahsedeceğim atraksiyonlar ev dışı alanlardan.

İlk örnek Urban Cursor Project. Projenin web sitesine göre üç boyutlu gerçek bir nesneye dönüştürülen imleç, GPS bağlantısı sayesinde aslında şehri bir ekrana dönüştürüyor.

“Despite being removed from its normal screen based environment, the cursor was still in touch with the digital world. Via an embedded GPS device, the cursor transmitted its geographic coordinates to a website. At the website, the coordinates were mapped in Google Maps thereby documenting the cursor’s movements in the physical world and making it possible for participants to see how they collectively helped move the object around.”

Buna çok benzer bir başka proje de Google Maps ve Google Earth’ün meşhur işaretini gerçeğe dönüştürmek.

Tüm bunlar karşısında Baudrillard efendiyi anmamak ayıp olur:

“Bugün soyutlama artık bir haritanın, çiftin, aynanın veya kavramın soyutlaması değil. Simülasyon artık bir bölgenin, referans teşkil edebilecek bir varlığın veya içeriğin simülasyonu değil, modeller aracılığıyla bir aslı veya gerçekliği olmayan bir gerçeğin;bir hiper-gerçeğin yaratılması. Artık bölge haritadan önce var olmuyor, ona rağmen varlığını da sürdüremiyor.” [Simülakra ve Simülasyon]

Add to FacebookAdd to DiggAdd to Del.icio.usAdd to StumbleuponAdd to RedditAdd to BlinklistAdd to TwitterAdd to TechnoratiAdd to FurlAdd to Newsvine

İlginizi çekebilir:

Ekranda yaşamak II: Tetris mobilyalar [24 Ekim 2009]

Ekranda yaşamak [20 Şubat 2009]





Ölünce kurtulacağınızı mı sanmıştınız?

2 03 2010

Teknoloji uzmanı Guy Almes ölüm türlerini şöyle sıralamış: “Kalp ölümü, beyin ölümü ve İnternet’e bağlı olmamak”.

Sayısız İnternet sitesinde hesap sahibi insanların aklına en az bir kere gelmiştir: Öldükten sonra daha ne kadar süre Facebook’ta, Twitter’da yaşıyormuş gibi yapmaya devam edeceğiz? Muhtemelen aylar sonra hâlâ birileri fotoğraflarımıza “ahahaha çok salak çıkmışsın” gibi yorumlar yazacak ya da profilimizde doğum günümüzü kutlayacak. Ta ki yakınlarımızdan birileri çıkıp da onları uyarana dek.

Neyse, gelelim resimde gördüğünüz Deathswitch meselesine. Aslında Deathswitch‘in yukarıda bahsettiğim karmaşaya köklü bir çözüm getirdiğini söylemek zor. Ama yine de iyi kullanılırsa işe yarayabilecek bir işleyişleri var. Sitenin hizmeti özetle şöyle: istediğiniz mesajları yazıp, siz öldükten sonra hangi e-mail adreslerine yollanmasını istediğinizi söylüyorsunuz ve Deathswitch‘le iletişiminizi sürdüreceğiniz bir e-mail adresi belirliyorsunuz. Adamlar sizin adresinize istediğiniz aralıklarla kontrol mesajları atıyorlar. Eğer bu kontrol mesajlarına cevap vermezseniz sistem sizin öldüğünüze karar veriyor ve önceden yazdığınız mesajları ilgili e-mail adreslerine gönderiyor.

Sizin de fark edeceğiniz gibi sistemde bir sürü açık mevcut. Mesela “komaya girersem ne olacak?” sorusuna FAQ kısmında öyle pek de tatmin edici bir cevap veremiyor site sahipleri. Ama yine de sanal alemin bu konuya da el attığını göstermesi açısından bile olsa Deathswitch enteresan bir örnek sunuyor. Özellikle öldükten sonra gizliden gizliye vermek istediğiniz mesajlar varsa bu siteye bir bakmanız iyi olur.

Şahsen benim pek gizlim saklım yok. Ben istiyorum ki birileri benim cenazemde fotoğraf çeksin ve tabutu benim adımla tag’lesin. En azından bu şekilde diğerlerinin de haberi olmuş olur. Benim için bu kadarı yeterli.

Add to FacebookAdd to DiggAdd to Del.icio.usAdd to StumbleuponAdd to RedditAdd to BlinklistAdd to TwitterAdd to TechnoratiAdd to FurlAdd to Newsvine

İlginizi çekebilir:

Ya ne yapacaktı? [19 Aralık 2009]





UyduNet’ten ücretsiz sansür hizmeti

1 03 2010

Derler ki, hapis cezasını ilk icat eden hükümdar, bu icadını kimselere duyurmamış. Suç işleyenlere bunu ücretsiz bir hizmet olarak sunduğundan, tebaasını ayrıca bilgilendirip kimseyi rahatsız etmek istememiş.

Hikaye yalan tabii, şimdi uydurdum. Ama olsa şahane olmaz mıydı? En azından UyduNet’in tarihte tek olmadığını bilmiş olurduk.

Emektar muhbirlerimizden Burju’nun başına gelen olay şöyle:

Kendisi UyduNet’ten internet hizmeti satın alıyor. Alıyor almasına da, bilgisayardan hiçbir alkollü içki sitesi açılmayınca meraklanıyor, UyduNet’in müşteri hizmetlerini arıyor. Açıklama şöyle:

“UyduNet’ten bağlantınızı ilk aldığınızda Temiz İnternet hizmeti kapsamında otomatik olarak sakıncalı içerikler, içki ve sigarayla ilgili sitelere erişim engelleniyor. Bu hizmeti biz ücretsiz sunduğumuzdan, size bu bilgiyi ayrıca vermiyoruz.”

Süper di mi? Tabii ki.

Muhbir: Burju

Add to FacebookAdd to DiggAdd to Del.icio.usAdd to StumbleuponAdd to RedditAdd to BlinklistAdd to TwitterAdd to TechnoratiAdd to FurlAdd to Newsvine

İlginizi çekebilir:

Sansür neden aptalcadır? [11 Mayıs 2009]

ADD’nin karın ağrısı [12 Nisan 2009]





Kadın olsun da…

24 02 2010

Hürriyet bugün pahalı bilgisayar oyunlarına takmış, bilgisayar dünyasının en yüksek paralara yapılmış 10 oyununu listelemiş. Habere yandaki resim eşlik ediyor. Ben bu resmin haberle bağlantısını pek çözebilmiş değilim, belki siz yardımcı olursunuz diye düşündüm.

İlginizi çekebilir:

İlkeli habercilik örneği [21 Aralık 2009]

Ekranmemuru Üniversitesi Haber Mühendisliği Bölümü Yetenek Sınavı [23 Kasım 2009]





Yaşasın mesnetsizlik!

21 02 2010

Arkadaşım Cem, Taraf gazetesinin Telesiyej köşesinden bir yazıyı, Okan Bayülgen’le ilgili yazımın altında paylaşmıştı.

Okan Bayülgen’in alayları mesnetli midir mesnetsiz midir?” başlıklı yazıyı okuduktan sonra, yazının dayandığı yanlış kabulleri eleştirmek şart oldu.

Yazı aşağı yukarı şöyle gidiyor:

Okan Bayülgen programını arayanlarla veya ele aldığı konularla genelde alay eder, ama bu alaycılığının sebebini pek açıklamaz. Oysa bizim kültürümüzde dayanaksız mizah kabul görmez, eleştirinin nesnesinin açıklanması beklenir. Yazara göre “modernitenin bozamadığı, dejenere edemediği bir esastır bu. Zorlanıp dejenere edildiğinde ise bıyık altından gülünen bir duruma düşülür”.

Müş.

Mesnetsiz alay bir süre şov dünyasının hatrı için kabul edilse de iş ciddileştikçe olayın tadı kaçar, alaycı karakter yerle yeksan olur. Muş.

Yazara göre Yeşim Salkım Okan Bayülgen’i Serdar Ortaç konusunda “demistifiye ederek” Bayülgen’in çöküşünü başlatmış.

Benim hatırladığım kadarıyla diyalog kabaca şu şekildeydi:

YS: Serdar benim çok sevdiğim bir arkadaşım. Kendisi burada olmadığından onun hakkında konuşmayı doğru bulmuyorum.

OB: Ne yani Madonna hakkında konuşacağımız zaman da onu mu çağırmamız gerekiyor? Serdar medyada yer alarak kendisi hakkında yorum yapılmasını kabul etmiş zaten.

Ne yalan söyleyeyim, ben burada Yeşim Salkım adına bir “demistifikasyon”, Okan Bayülgen adına çöküş göremedim. Daha çok Yeşim Salkım’ın içinde yer aldığı dünyayla uyumsuzluğu göze çarpıyor olsa olsa.

Telesiyej‘deki yazının özü şu paragrafta söyleniveriyor:

Batı usulü şov da olsa, bu coğrafyada her eğlencenin, ortaya yuvarlanan her alayın bir yerinde, bir hücresinde mutlaka siyasi bir olgu bulunur. Bunu uzun süre gizleme arzusu ticaridir ama uzun sürmez.

Yazarın fena halde yanıldığı birkaç nokta var:

Öncelikle, mizahın siyasetle iç içe olması bizim coğrafyamıza özgü bir şey değil. Mizah, tiyatronun ortaya çıktığı en eski kültürlerden beri siyasî eleştiri aracıdır. Anadolu’nun bu konuda bir orijinalliği filan yoktur. Zaten siz mevcut klişelerle alay ettiğiniz anda onlara dayanan sosyal ve kültürel statükoyu eleştirmiş olursunuz. Yani bu coğrafyada olsun olmasın her türlü mizahın “bir hücresinde siyasi bir olgu bulunur”. Bu bir.

İkincisi, modernitenin mizahın bu işleviyle en ufak bir sorunu yoktur. Aksine, modernite mizahı böyle kullanan Voltaire gibi karakterlerin omuzları üzerinde yükselmiştir zaten. Mizahın politik işlevi modernitenin tam kalbindedir. Modernitenin ürettiği mizahî eserler bu işleve dayanarak var olur.

Bu ilişkiyi bozan ve dejenere eden modernite değil, onun hain evladı olan ekran kültürüdür. Ekran-öncesi kültürlerde bilgi kaynağı gerçek hayat, gerçek hayatın eleştirildiği yer ise sahnedir. Yani eleştirinin öznesiyle nesnesini birbirinden kolaylıkla ayırt edebilirsiniz.

Oysa ekran kültüründe hem bilgi kaynağı, hem de eleştirinin yeri sahne/ekrandır. Dolayısıyla eleştirinin (yani mizahın) öznesi ile nesnesi birbirine karışır. Bu yapı içinde, Telesiyej yazarının eski zamanlara özgü “siyasî mizah” beklentisi tamamen ilgisizdir. Levent Kırca tarzı “memurun filesi boş” esprileri bu çerçevede iş yapamaz. Ekran, dayanaksız, açıklamasız, Telesiyej yazarının deyimiyle mesnetsiz mizaha, çok daha uygundur.

Ve bu durum, yazarın düşündüğünün aksine, kimseyi “bıyık altından gülünen bir duruma” düşürmez. Çünkü mevcut kültürün ruhuna en uygun mizah tarzı budur.

Zaten Okan Bayülgen’in mesajsız mizahının zamanın ruhuna ne kadar uygun olduğunu görmek için, söz konusu yazının yazarı gibi ideallere değil, gerçeklere bakmanız yeterli: Televizyon Çocuğu ekranlara çıkalı neredeyse 14 yıl oldu. Bayülgen haftanın üç gecesi saatlerce program yapıyor. Yakın gelecekte popülerliğinin düşmesi için de ortada bir sebep görünmüyor.

Yani, eski eğlence kültürünü benimsemiş insanların beklentisinin aksine, mesnetsiz mizah kazanıyor. İnsanlar mesnetsiz, dayanaksız, referanssız bir hayat yaşarken, eski zamana ait mesnetli, dayanaklı, referanslı mizah istemiyorlar.

Zaten kimi kendi kültürüne tamamen yabancı bir mizahla güldürebilirsiniz ki?

Add to FacebookAdd to DiggAdd to Del.icio.usAdd to StumbleuponAdd to RedditAdd to BlinklistAdd to TwitterAdd to TechnoratiAdd to FurlAdd to Newsvine

İlginizi çekebilir:

Nihayet Okan Bey [28 Aralık 2009]

“Görüntü niyetine buradaydık yani?” [26 Şubat 2009]





Sanal kanunlar ülkesi – 3

14 02 2010

Ekran kültürü bazen yönetilenlere yönetenler üzerinde öyle bir sorgulama gücü veriyor ki, hangi yasakların ciddi, hangilerinin göstermelik olduğunu kolayca anlayabiliyorsunuz.

Bunun en bariz örneklerinden biri Tayyip Erdoğan’ın “ben YouTube’a girebiliyorum, siz de girin” demesiydi.

Bir diğer örnek de her gün gözümüzün önünde, ama çoğu kişi farkında değil. Konu, otoyollardaki hız limiti.

Tabii ki şehirlerarası yollardaki 120 km’lik sınırın ciddiye alınmadığının herkes farkında. Ben burada bunun sadece bir kanıtından bahsedeceğim.

Otoyola girmenin tek bir yolu var: gişelerden geçiyorsunuz. OGS ve KGS sistemlerinde hangi aracın saat kaçta otoyola girdiği belli. Kaçta çıktığı da. Otoyolda kaç km yol aldığı, bu yolu ne kadar sürede aldığı, yani ortalama hızının ne kadar olduğu da. Diğer araçların giriş ve çıkışlarda plakalarını sisteme girmek de gayet kolay.

Devamını söylemeye gerek yok ama yine de içimde kalmasın: eğer devlet bu hız limiti konusunda ciddiyse, neden elindeki bu bilgileri kullanıp, hız limitini aştığımızda bizi cezalandırmıyor?

Cevap: çünkü ciddi değil.

Add to FacebookAdd to DiggAdd to Del.icio.usAdd to StumbleuponAdd to RedditAdd to BlinklistAdd to TwitterAdd to TechnoratiAdd to FurlAdd to Newsvine

İlginizi çekebilir

Sanal kanunlar ülkesi – 2 [15 Şubat 2009]

Sanal kanunlar ülkesi [28 Ocak 2009]